Ekonomide yerli ve milli miyiz?

Ekonomide yerli ve milli miyiz?

PAYLAŞ
0

Türkiye’nin büyük altyapı projelerini gerçekleştirebilmesi, dış borcunu çevirebilmesi, enerji arzını finanse edebilmesi, ödemeler dengesi ve ticaret açığını kapatabilmesi için hem ihracatını arttırıp ithalatı düşürmesi hem de büyük ölçülerde doğrudan yabancı sermaye çekmesi gerekiyor.

Aksi taktirde dünyadaki 13’üncü büyük ekonominin çarklarını döndürmek mümkün olamayabilir; bu da kuşkusuz yatırımları daha da geriletecek yeni olumsuz siyasi ve toplumsal yansımalar yaratacaktır.

Dünyada bugün sermaye sıkıntısı yok. Bank for International Settlements’e sorulursa dünyada dolaşımda toplam 5 trilyon dolar var. Daha geniş açıdan bakan CIA ise piyasada fiziki ve elektronik 80 trilyon dolar olduğunu söylüyor. Bizim için daha fazla önem taşıyan doğrudan yabancı sermaye akışları geçen yıl ciddi bir düşüşle 1.52 trilyon doları buldu. Bu yıl sonuna kadar ekonomik canlanmaya paralel 1.85 milyar doları bulması bekleniyor.

Bu yatırımlardan ABD aslan payını (311 milyar dolar) alırken Çin de geri kalmıyor (144 milyar dolar) 2017 sonu itibariyle. En fazla sermaye çekenler aynı zamanda en fazla sermaye ihraç edenler de. Sadece ABD, AB ve Japonya değil artık başta Çin ve Hindistan olmak üzere BRICS ülkeleri de sermaye kaynağı olarak sivriliyorlar. Gelişmiş ülkelere daha fazla yatırım akarken gelişme yolundaki ülkeler jeopolitik gerilimler, politika belirsizliği ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle yatırımcıların radarına daha az giriyor.

Kendi ülkesine güvenmeyen yerli yatırımcılar paralarını ülke dışına kaçırıp sonra eskiden “bıyıklı sermaye” dediğimiz yöntemlerle de ülkeye yabancı yatırım güvence ve koruması altında geri gelebiliyorlar.

Bizim gibi yerli sermayesi yetersiz, halkının tasarruf oranı düşük, dış borç yükü giderek ağırlaşan ama kalkınma için daha fazla kaynağa ihtiyaç duyan ülkeler için doğrudan yabancı sermaye gerçekten de elzem. Ve de yararlı. İstediği gibi “yüksek getiri” beklentisi ile girip çıkabilen “sıcak para”ya (portföy yatırımlarına) ya da faizini ödemek zorunda olduğunuz dış borçlanmaya benzemiyor. Karı da zararı da riski de üstleniyor gelen yatırımcı. Üretim yaptığından hem büyüme ve istihdama hem de vergi gelirlerine olumlu katkılar yapıyor. Cari açığın finansmanı açısından hayati önem taşıyor. Onun için de kapsamlı risk ve fırsat değerlendirmesini yapması, başlangıçta “nazlı”, “kaprisli” olması doğal.

PEKİ BU KONUDA NEREDEYİZ?

En son uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, kurumların direncindeki süregelen kayıp ve dış şok riskinin yüksek borç ve siyasi riskler nedeniyle artması gerekçelerine dayanarak Türkiye’nin kredi notunu Ba1’den Ba2’ye düşürerek, not görünümünü negatiften durağana çevirdi. Böylece, Türkiye’nin kredi notu yatırım yapılabilir seviyenin iki not altına çekilmiş oldu. Sadece portföy yatırımcılarını değil doğrudan yabancı sermayeyi de bu kararın etkileyeceği malum.

Son yıllarda Türkiye’ye giren yabancı sermayenin önemli bölümü ya şirket ya da gayrimenkul alımları yoluyla geliyor. Hatırı sayılır bir (green field) “sıfırdan yatırım” görülmüyor. Doğrudan yabancı sermaye girişinin tatminkar olamaması, yakın coğrafyamızdaki jeopolitik risklere bağlanıyor. Yüksek rakamdaki tutarlarla ülkeye gelip uzun süre kalmak isteyen yabancı sermaye doğal olarak siyasi ve ekonomik istikrarı gözetmek isteyecektir.

Jeopolitik risklerin yanı sıra maliyet, teşvikler ve ekonomik özgürlükler gibi faktörlerde yabancı sermayenin kararında etkili. Kamu büyüklüğü, adli sistem ve mülkiyet hakları, para politikası sağlamlılığı, ticaret serbestisi ve ilgili mevzuat de gözönünde bulunduruluyor.

Yabancı sermaye ne bizim iyiliğimizi düşünen melek ne de bizi sömürmeye, dengelerimizi bozmaya çalışan şeytan. Ondan azami yararı sağlamak ülkelerin kendi elinde. Sermaye, karlılığını arttırmaya, hissedarlarına değer kazandırmaya, üretimi daha da etkinleştirmeye, siyasi etkiyi, hukuki baskıyı, düzenleyici kuralları, riskleri minimize etmeye, itibarına korumaya, rüşvet ve yolsuzluktan kaçınmaya çalışacaktır.

EKONOMİK MİLLİYETÇİLİK BATIDA YAYGIN

Politikalar, mevzuat ve teşviklerle ülkeler yabancı sermayeyi kanalize edebilirler. Özel önem atfettiği sektörleri, varlıkları koruyabilirler. Fransız hükümeti, hatırlıyorum ben hala “Zenginler Klübü” OECD’de çalışırken 2000’li yılların başında, Fransız firmalarının yabancı şirketlerce satın alınmasına güçlü şekilde direniyordu.

Gıda ve içecek şirketi Danone’un önce Japonlara, sonra da Amerikan Pepsi’ye satışına stratejik sanayii gerekçesini kullanarak geçit vermedi. Yahoo’nun Fransız Internet video şirketi Dailymotion’un yüzde 75’ini almasını da engelledi.

Aynı şekilde Trump yönetimi geçenlerde Çinli Canyon Bridge Capital Partners firmasının Amerikan teknoloji grubu Lattıce Semiconductor’ı 1.3 milyar dolara satın almasını milli güvenlik gerekçesiyle bloke etti.

Meşhur Jack Ma’nın Çinli Ant Financial şirketinin MoneyGram’ı almasına, China Oceanwide Holdings Group’un yine Amerikan sigorta şirketi Genworth Financial’ı ele geçirmesine de izin verilmedi. Daha öncesinde Çinli petrol şirketi CNOOÇ, bir Amerikan petrol şirketini yine milli güvenlik gerekçesiyle alamamıştı.

İranlılar, ihaleleri kazanmalarına rağmen havaalanı ve telekomünikasyon işlerini Türk firmalarına siyasi bir kararla vermemişlerdi. Benzeri “ekonomik milliyetçilik” karar ve engellemeleri birçok (başka ülkelerde ticaret ve yatırım liberalizasyonunu savunan) Batı ülkesinde son derece yaygın.

YABANCI SERMAYE KÜME ATLATABİLİR

Bir de milli ve yerli olduğunu söyleyen ülkelerdeki stratejik sektörlerin nasıl cömertçe uluslararası oyunculara açıldığına, milli-yabancı dengesinin bankacılıkta, sigortacılıkta, savunma sanayiinde, gıda ve içecekte bozulduğuna bakmak lazım.

Kaliteli, yani sıfırdan tesis inşa eden, ileri teknoloji ve elverişli finansman getiren, yetenekli işgücü yetiştiren, istihdam sağlayan, dış bağlantılarını da ülkeye taşıyan, katma değer yaratan yabancı sermayenin tabii ki başımızın üzerinde yeri var.

Gerekiyorsa teşvikler de sağlanarak. OECD Uluslararası Yatırım Başkanı olarak 2000-2005 arası dünyanın her yerinde bu tezi geliştirdik savunduk, Çin’den Brezilya’ya, MENA’dan Güneydoğu Avrupa’ya destek verilmesinin öncülüğünü yaptık. Bu konuda best practice’ler geliştirdik.

Yani, uygun iklimin yaratılması yoluyla cezbedilmesi, siyasi maharet sergilenmesi ve akıllıca kullanılması halinde yabancı sermaye bize küme atlatmada önemli katkı sağlayabilir.

PAYLAŞ
Önceki haber“Güneş enerjisinin tabana yayılması için kooperatifler kurulabilir”
Sonraki haber“Güneş panelinde yerlilik oranı yüzde 95’i bulacak”
Mehmet Öğütçü
1983'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitiren Mehmet Öğütçü, London School of Economics (LSE)'den Uluslararası Ekonomi üzerine yüksek lisans derecesi aldı. Bruges'deki College d'Europe'da Avrupa Yönetimi alanında master da yapan Öğütçü, halen zaman zaman LSE, Reading University, Dundee University ve Harvard'ta “Enerji Jeopolitiği”, “Rekabet Gücü”, “Su-Gida-Enerji Denklemi” ve “Kalkınma İçin Yatırım” gibi konularda ders veriyor. Çin, Rusya, Orta Asya, Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili enerji, jeopolitika ve yatırım konularında, uluslararası bir otorite olarak kabul edilen Öğütçü, BBC, France-24, Dünya, CNBC, Bloomberg, Habertürk, Al Jazeera, CNNTürk, Hürriyet Daily News, Moscow Times, International New York Times, World Journal of Trade and Investment ve OECD Observer gibi yayınlara yazılı/sözlü katkılar sağlıyor. Mehmet Öğütçü, Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve konuşma düzeyinde Çince biliyor.

BİR CEVAP BIRAK