Ekonomik model olarak sürdürülebilir kalkınma

Ekonomik model olarak sürdürülebilir kalkınma

PAYLAŞ
24

Sürdürülebilirlik kavramını sistematik bir çerçevede ilk ele alanlardan Hans Carl von Carlowitz’den günümüze, son 300 yılda, hem fikrin kapsamı hem de etki alanı son derece gelişti. Fikrin çıkışında, ormancılığı sürdürülebilir bir ekonomik model içerisinde gerçekleştirmenin formülü olsa da, küresel ölçekte bugün her alanda sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma en öncelikli gündem maddelerinin başında geliyor.

Sürdürülebilir kalkınma için benzer anlamlar ifade eden birçok tanımlamalar yapmak mümkün.

En kapsayıcı olanlarından birisi, “gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını ellerinden almadan, şimdiki neslin ihtiyaçlarının karşılanabileceği bir iktisadi sistem” olabilir. Bu iktisadi sistemin tesis edilmesi ve devamı ise küresel ölçekte bir sürdürülebilir kalkınmadan geçmektedir.

Kavramsal olarak küresel sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma 1990’ların başından itibaren çevre konferanslarında gündeme girmeyi başarsa da, kapsamlı ve somut bir durum tespiti ile hedeflendirme 2012’de Brezilya’da toplanan Birleşmiş Milletler Sürdürülebilirlik konferansında gerçekleşmiştir.

KALKINMA VİZYONU

“Accelerate2030” global ismiyle açıklanan kalkınma vizyonu kapsamında, tespit edilen sorunlara yönelik oluşturulan amaçlar, takip edecek 15 yıla ışık tutması amacıyla Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Ocak 2016’da açıklanmıştır. 17 amaçtan oluşan bu kümede, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmasından, yoksullukla mücadeleye, sorumlu üretim ve tüketimden, erişilebilir ve temiz enerjiye kadar birçok farklı alan bulunmaktadır.

Bu yaklaşım ve amaçların oluşturulmasının dünyamıza en önemli yönlendirmelerinden birisi, sorunların kapsayıcı olarak belirlenmesi ve topluma açıklanmasının ötesinde bu amaçlara ulaşma mücadelesiyle beraber sunulan ekonomik anlayıştır. Bu anlayış ile toplumların, kurum ve kuruluşların, bireylerin potansiyellerinin gerçekleştirmesinin önünün açılması ve bunu yaparken gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanma olanaklarının da garantiye alınması planlanmaktadır.

KİŞİ BAŞI KARBON AYAK İZİ 2 TONDAN 5 TONA

1950’den günümüze, dünya geneline bakıldığında, kişi başı yıllık 2 tondan 5 tona yükselen bir karbon ayak izi ve 2,5 milyardan 8 milyara ulaşan bir nüfusla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu da, toplam çevresel etkimizin 7 kattan fazla arttığı bir dünyada yaşadığımızın göstergesidir. Her geçen gün katlanan nüfus, artan çevresel etki ve büyüyen ekonomiye yönelik olarak, son 70 yıldaki yaklaşımla dünyamızın bir 70 yılı daha kaldırıp kaldıramayacağı önemli bir soru işareti olarak karşımıza çıkmaktadır. Tam da bu noktada, 2012’den bu yana konuşulan sürdürülebilir kalkınma amaçlarının daha da öne çıkarılması kaçınılmazdır.

Yaygın kanının aksine, ekonomik gelişim ve sürdürülebilir kalkınma arasında önemli bir ilişkinin varlığı söz konusudur. Örneğin, 5, 8 ve 10’uncu amaç açısından kapsayıcılığı olan kadın istihdamının artırılarak kadınlara yönelik eşitsizliklerin azaltılmasına yönelik çalışmalar, her kadının öncelikli ihtiyaçlarının karşılanması sonrasında kendini gerçekleştirmesine olanak tanınması ve bununla beraber toplumsal ölçekte önemli bir refah artışı olacağı öngörülmektedir.

McKinsey tarafından 2015’te yayımlanan, “The Power of Parity: How Advancing Women’s Equality Can Add $12 Trillion to Global Growth” rapordaki metodolojinin ülkemize uygulanması, kadın ve erkek arasındaki istihdam farkının kapanması durumunda ülkemizde 150 milyar dolarlık ek bir GSYİH’nin oluşacağı belirtilmektedir.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR KALKINMA İÇİN SÜREÇ ODAKLI ŞİRKETLER

Söz konusu iktisadi ve çevresel küresel dönüşümün gerçekleşmesinde en önemli görev ve sorumluluk, çok uluslu şirketlerin başı çektiği özel sektöre düşmektedir.

Bir yandan sürdürülebilir kalkınma yolunda imzalanan anlaşmalarla birlikte küresel değişiklikler bir yandan yeniden şekillenen tüketici yönelimleri, bir yandan da hantallaşan devasa yapılar içerisinde bulunan çalışan beklentileri göz önüne alındığında, bu dönüşümün en önemli paydaşı olması beklenen bu şirketlerin yaklaşımlarında hangi başlıklar yer almalı sorusuna özel bir dikkat vermemiz gerekiyor. Bu başlıkları şöyle sıralamak ve özetlemek mümkün: :

SÜRDÜRÜLEBİLİR İNSAN KAYNAĞI YÖNETİMİ

Her geçen gün potansiyel çalışan havuzuna dahil olan adayların birçoğunun beklentisi hayatını idame ettirmek için elde edilecek gelirin ötesinde anlamlar kazanmaktadır. “Nasıl bir amaç uğruna çalışıyorum?” veya “Çalıştığım şirketin kurum olarak sosyal ve çevresel etkisi nedir?” gibi eskiden akıllara gelmeyen ancak değişen dünya ve jenerasyonla birlikte gündemde yer bulan bu konular artık çalışanlar arasında sıklıkla sorgulanmaktadır.

Brookings Institute tarafından 2014  yılında Amerika’da yayımlanan “How Millennials Could Upend Wall Street and Corporate America” raporunda, 2025 yılında çalışma hayatındaki her dört kişiden üçünün Y jenerasyonu olacağı projeksiyonu paylaşılıyor. Bu jenerasyondaki beklentileri göz önüne alamayan şirketlerin insan kaynağı yönetiminde başarılı olma ihtimali son derece düşük olacaktır.

Peki Y jenerasyonu, sürdürülebilir kalkınma perspektifinden önceki kuşaklardan beklentilerde nasıl farklılaşıyor? CONE İletişim Ajansı tarafından, değişen kuşak ile iş hayatındaki dönüşüm beklentilerini anlamaya yönelik olarak 2016 yılında Amerika’da yapılan bir çalışmada, Y jenerasyonu çalışanların %67’sinin, sosyal ve çevresel etkinin ölçümlenmediği bir şirketteki çalışmak istemediği ortaya konmaktadır.

Dolayısıyla en nitelikli personeli istihdam etme yarışındaki şirketler, sürdürülebilir bir insan kaynağı sağlanması için bu beklentilere uygun dönüşümleri gerçekleştirmek zorunda kalacaklardır.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK RAPORLARI VE HEDEFLENDİRME

Çok uluslu, kurumsal şirketlerin bir çoğunda son beş yılda sürdürülebilirlik kavramı daha kapsayıcı, daha üzerine konuşulabilir, ölçümlenebilir, raporlanabilir hale gelmeye başlamıştır. Artık şirketin faaliyetlerinin karbon ayak izi hesaplamasından, çalışan havuzundaki kadın-erkek oranına kadar, 17 hedefin birçoğuna yönelik takip ve hedeflendirme mekanizmaları oluşmaya başlamıştır.

New York merkezli, sürdürülebilirlik odaklı danışmanlık firması G&A Institute tarafından 2020 yılında açıklanan raporlamada, S&P 500 firmalarından %90’ının kurumsal sürdürülebilirlik raporlarını yayımladığı gözlenmektedir. Şirketler tarafından yayımlanan bu raporlarun çoğunluğunda, Accelerate2030 Birleşmiş Milletler Vizyonuyla paralel olarak, çevresel etkisini ölçümleyen ve gelecek her yıl için faaliyet gösterdiği alandaki birim başına çevresel etkisini azaltacak hedeflendirmeler konulmakta, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik hem kurum içi hem de farklı kuruluşlarla iş birlikleri gerçekleştirilmektedir.

Danışmanlıktan, teknolojiye, sigortadan bankacılığa kadar, listedeki diğer şirketlere göre çevresel etkisi çok sınırlı şirketlerin de yer aldığı bu kurumsal devlerin sürdürülebilir kalkınmaya dair takip metrikleri ve yıldan yıla geliştirmek amacıyla koydukları hedefler dönüşümün olmazsa olmazlarındandır.

KURUM İÇİ GİRİŞİMCİLİK FIRSATLARI İLE SOSYAL GİRİŞİM İŞ BİRLİKLERİ

Kurum içi girişimcilik, pek de bilinmeyen adıyla “intrapreneurship”, ülkemizdeki hemen hemen tüm şirketler için henüz yeni bir kavram olsa da, ilk ortaya çıkışı 40 yıl öncesine dayanmaktadır.

Kategorik tanımı: “Bir işletme bünyesinde bulunan yetkinlik ve kaynaklardan istifade ederek, farklı dikeylerde uzmanlık ve gelişim sağlamaya yönelik girişimler yaratılması” olarak yapılabilir. Sürdürülebilir kalkınma amaçlarını göz önünde bulunduran, ürün ve hizmetlerin dönüşümünde, bu kadar farklı alanlarda hizmet veren devlerin pek de alışık olmadığı bir hız ve bu alanda derinlik gerekmektedir.

Sosyal girişim, kavramsal doğuşu itibariyle 1980’lere kadar uzanmasına rağmen, ülkemizde genellikle bilinmeyen ya da yanlış bilinen bir iktisadi yaklaşımdır. En yalın haliyle, toplum yararına bir işten para kazanan işletme olarak tanımlanabilir. Sürdürülebilir kalkınma amaçlarıyla ortaya konan öncelikli toplumsal sorunlara yenilikçi çözüm sunması ise benzersiz bir özellik olarak ortaya çıkmaktadır.

“FAİL FAST, LEARN FAST”

Alanında sunduğu dikey derinlik, “fail fast learn fast” yaklaşımıyla risk alma kabiliyeti ve küçük ölçekte denemeler sonrası başlangıç ve ölçekleme açısından sosyal girişimler, risk alırken oluşan fırsat maliyeti ve bütçe, insan, ekipman kaynağı zenginliği aşısından kurumsal şirketler arasında kurulacak bir işbirliği sürdürülebilir kalkınmaya yönelik hızlı, doğru ve ölçeklenebilir adımların atılmasında çok önemli bir katalizör haline gelmektedir.

Deloitte Almanya tarafından 2014 yılında yayımlanan, yeni şirket yapılarına dair iç görülerini elde etmeye yönelik bir çalışmada, Fortune500 listesinde 1955’te bulunan şirketlerin yüzde 88’inin 60 yılda dönüşüme ayak uyduramayarak ya küçüldüğü veya iflas ettiği ya da birleşme ve satın almalar ile kaybolduğu belirtilmektedir.

Mevcut kaynaklardan en önemlisi olan insan kaynağının, etkili ve sürdürülebilir şekilde kullanabilen şirketlerin kendisine bir kaldıraç etkisi yaratacağı ve alanında da her türlü inovasyonu hızlandırabileceği ortaya konmaktadır.

Apple, Siemens, Xerox gibi küresel devlerin birçok ürün ve hizmeti bu vb yaklaşımlar sonucu ortaya çıkmıştır. Sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlaması beklenen şirketler açısından, kurum içi girişimcilik fırsatlarının yaratılması ve sosyal girişimler ile iş birlikleri hayati öneme sahiptir.

AMAÇLAR İÇİN ORTAKLIK

Sürdürülebilir kalkınma amaçlarının gerçekleştirilmesi ancak güçlü küresel iş birlikleri ve partnerlikler ile mümkündür. Farklı toplumlar ve toplumları oluşturan bireyler ile ikisinin kesişiminde yer alan çok uluslu kurum ve kuruluşlar, “Accelerate2030” vizyonundaki bu topyekün mücadele için birlik olmalıdır. Sürdürülebilirlik son 70 yılda dünyamızın öncelik listesine yeterince giremedi ve günümüzde ağır ve geri dönülmesi zor tablo ile karşı karşıya kaldık.

Benzeri yaklaşımlardan mümkün olduğunca uzaklaşarak, sürdürülebilir kalkınmayı çoktan seçmeli bir alternatif olarak değil, hem “gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama olanaklarının tesisi hem de sağlıklı bir küresel ekonomi için olmazsa olmaz olarak görmeye başlamalıyız. Dünyamızın bir 70 yılı daha kaldırıp kaldıramayacağı yönündeki sorunun yanıtını gelecek kuşaklara bırakma şansımız bulunmamaktadır.

PAYLAŞ
Önceki haberTemiz enerji sektöründe küresel istihdam 11,5 milyona ulaştı
Sonraki haberDünya liderleri, doğayı korumayı taahhüt etti
Gökmen Güven
2007 yılında başladığı ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği öğrenimi sırasında, toplumsal kalkınmayı ve sürdürülebilirliği odağına alan farklı STK’larda başkanlık ve yönetim kuruluğu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Üniversite eğitimi sonrasında Unilever Tedarik Zinciri’nde çalıştığı beş yıllık sürede, mevcut sorumluluklarına ek olarak, Sürdürülebilir Yaşam Planı Yönetim Kurulu’nda kurucu başkanlık görevini 3 yıl süreyle üstlenmiş ve bu süredeki çalışmalarını 2016 yılında TEDx-Yeditepe University’de dinleyicilere aktarmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından dünya çapında desteklenmek üzere seçilen dokuz girişimden birisi olan Fazla Gıda’da, 2018 Ocak’tan beri ticari ve operasyonel faaliyetleri yönetmekte olup, gıda atığıyla mücadeleye yönelik projeler gerçekleştiren Gıda Kurtarma Derneği yönetiminde yer almaktadır. Boş zamanlarında Çevre Bilimleri alanında yüksek lisans çalışmalarına ve gönüllü mentorlük programlarına devam etmekte olup Cumhuriyet tarihi, şiir ve beden dili ile ilgilenmektedir.

BİR CEVAP BIRAK